4 Şubat 2012 Cumartesi

                               
YÜRÜYEREK İSTANBUL 2
TAKSİM’DEN, TÜNEL’E                  
           Ortaya çıkmaya başladığı ilk yıllardan itibaren Batılı karakteriyle dikkat çeken Beyoğlu, günümüzde Doğu ile Batı’nın, Kuzey ile Güney’in kısacası pek çok kültürün bir araya geldiği kozmopolit bir mekan. Taksim, Tünel arasında uzanan İstiklal Caddesi’nde yapılacak bir yürüyüş Beyoğlu’nun kültürel zenginliğinden sıra dışı izlenimler edinmenizi sağlıyor.
            Bizans Dönemi’nden beri İstanbul’un ticari anlamda kalbinin attığı yer olan Galata, gün gelip kabına sığamaz olunca bugünkü Beyoğlu’na doğru genişlemeye başlamış. Galata’da ticaret yapanlar, Beyoğlu’nu yaşam, eğlence ve alışveriş ihtiyaçlarına göre şekillendirmişler. Bölge İstanbul’un Batıya açılan kapısı olmuş kısa süre de.
          Bugün ise türkü bardan tecno bara, yöresel lokantalardan gurme restoranlara, pazar işi ucuz ürünler satan dükkanlardan uluslar arası markaların mağazalarına kadar güneşin altında ne varsa Beyoğlu’nda daha fazlası var.


1)      TAKSİM MEYDANI
           Cumhuriyet’in ilk yıllarına gelene kadar, Galata’dan başlayan yerleşim, İstiklal Caddesi üzerinden Taksim’e kadar uzanıyordu. Bugünkü meydandan sonrası ise kelimenin tam anlamıyla kırsaldı. 1920’lerde Taksim Meydanı oluşturulmaya başlandı. Taksim’e meydan kimliği kazandıran ilk yapı olan Cumhuriyet Anıtı 1928 yılında bugünkü yerine oturtuldu.               Yontuları,  İtalyan Heykeltıraş Pietro Canonica, çevre düzenlemesi ise Mimar Gulio Mongeri tarafından yapılan anıtın, bir yüzünde Kurtuluş Savaşı’nı, diğer yüzünde Cumhuriyet Türkiye’sini betimleyen heykeller var.
            Batı tarzı şehir planlamanın olmazsa olmazı kent parklarının ülkemizdeki ilk örneklerinden olan Taksim Gezi Parkı meydanın yanı başında uzanıyor. Fazla göz önünde olmasa da İstanbul’un güzel parklarından biri olan Gezi Parkı’nın bulunduğu arazide daha önce, 19. Yüzyılda yapılan Topçu Kışlası varmış. Bir dönem Taksim Stadı olarak ta kullanılan kışla, Taksim Meydanı düzenlenirken yıkılmış ve yerine Gezi Parkı yapılmış.
            Bir zamanlar boğaz manzaralı olan Gezi Parkı’nın Taksim Meydanı’na bakan tarafına, dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün dikilecek heykeli için bir kaide yapılmış, ancak iktidar el değiştirince at üzerindeki İnönü heykeli buraya değil Maçka’daki Taşlık Parkı’na dikilmiş.

2)      MAKSEM
             İstiklal Caddesi’nin hemen başlangıcında, pek dikkat çekmeyen sekizgen planlı, sivri külahlı küçük bir yapı bulunuyor. Bir zamanlar içme suyunun şehrin belirli semtlerine dağıtımı için tasarlanan bu yapı Taksim Maksemi.
             Maksem’in ana binası küçük gibi görünse de suyun toplandığı depolar Taksim Meydanı’nın bir tarafını tamamen kaplıyor. Henüz Taksim Meydanı oluşturulmadan önce inşa edilen Maksem’in yapım yılı 1732. Yapı son şeklini ise 1839 yılında almış. O yıllarda kent dışından gelen suyun, çevre yerleşimlere dağıtımı buradan gerçekleşirmiş. Buradaki depolarda toplanan su, daha aşağıda kalan semtlere birleşik kaplar sistemi sayesinde kolaylıkla ulaştırılırmış.
             İşte suyun buradan “taksim” edilerek dağıtılması nedeniyle bölge Taksim adıyla anılır olmuş. Maksem’in bir yüzünde bulunan istiridye desenli çeşme, dönemin Padişahı II.Mahmut’un adıyla anılıyor. Maksem’in diğer yüzünde bulunan kitabe üzerinde yazan “Her şeyi sudan yarattık” anlamındaki ayet dikkat çekici. Suyun toplandığı depo kısmı bugün İstanbul Belediyesi’nin “Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi” olarak hizmet veriyor. Zaman zaman çeşitli sergilerin düzenlendiği mekanın kemerli geçitlerden oluşan iç mimarisi oldukça gizemli görünüyor.

3)      AYA TRİAS KİLİSESİ
Taksim Meydanı’na hakim konumdaki kilisenin inşası 13 Nisan 1867 yılında başlamış ve 1880 yılında tamamlanarak hizmete açılmış. Daha önceleri burada bulunan mezarlık içindeki ahşap Ayios Yeoryios Kilisesi’nin  yerine yapıldığı biliniyor. Yapım yılının, Tanzimat Dönemi’ne rastlamış olması kilisenin mimarisine etki etmiş. O yıllara kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun gayrimüslim ibadethanelere getirdiği kubbe yasağı, Tanzimat Dönemi’nin görece özgür ortamında delinebilmiş. Böylece kilise, iki çan kulesi ve bir kubbeden oluşan mimari formda inşa edilmiş. Kilise Mimar Vasilaki İoannadi Efendi tarafından tasarlanmış. Bizans Mimarisi’nin kubbe anlayışı bu kilise de yıllar sonra vücut bulmuş. Kilisenin adı olan Aya Trias, Hıristiyan Ortodoks inancında “Baba”, “Oğul” ve “Kutsal Ruh” tan oluşan “Kutsal Üçlü”’yü ifade ediyor. Kilisenin iç mekan süslemeleri ve tavan mimarisi oldukça etkileyici. Ambon olarak adlandırılan kürsü üzerindeki Hz. İsa ve İncil yazarlarının tasvirleri görülebiliyor. Naos bölümünde Hz. İsa’nın yaşamından sahneler betimlenmiş. Ayrıca kubbe içine pek çok kilise de olduğu gibi burada da Pantakrator İsa tasviri yapılmış. Bitkisel ve geometrik desenlerle süslenmiş vitraylı pencereleri iç mekanın görsel etkisini arttırıyor.

4)      AĞA CAMİİ
         İstiklal Caddesi üzerinde pek çok gayrimüslim ibadethane olmasına karşın, Ağa Camii bu cadde üzerindeki tek cami olma özelliği taşıyor. Galatasaray Ağası Şeyhülharem Hüseyin Ağa tarafından yaptırılan caminin yapım yılı 1594. Galata Saray-ı Hümayun Mektebi’nin bir parçası olarak, Galatasaray Hamamı ile birlikte düşünülüp inşa edilmiş.
          Cami orijinal halini önemli ölçüde korusa da, zaman içinde pek çok yapısal değişiklik yaşamış. Ağa Camii  en önemli değişime II.Mahmud tarafından 1834 yılında yaptırılan yenileme çalışmaları sırasında uğramış.
          Geçmişte kiremit kaplı çatısı, 1934 yılında kurşun kaplanmış. Ağa Camii’nin cephesindeki sade görünümün tersine iç mekanı oldukça süslü. Belki de, dış görünüşten çok iç güzelliğin ve zenginliğin daha önemli olduğuna vurgu yapılmış olabilir.
            İç mekanı süsleyen son dönem Kütahya çinileri ve vitray pencereleri görülmeye değer. Üç duvarı boydan boya dolaşan kitabe, dönemin usta hattatlarından Halim Özyazıcı tarafından yapılmış.
            Ağa Camii’nin asıl sürprizi ise bahçe de bulunan şadırvanı. Mimar Sinan eseri olan şadırvan, Okmeydanı’ndaki Sinan Paşa Camii’nden getirilerek buraya konmuş. Fıskiye ve havuzu ise Eyüp’teki Oluklu Bayır Tekkesi’nden getirilmiş.

5)      ÇİÇEK PASAJI
            Daha önce burada bulunan ünlü Naum Tiyatrosu 1870 yılında yanınca yerine 1876 yılında Çiçek Pasajı inşa edilmiş. İlk adı “Cite de Pera” olan ve 24 dükkan, 18 daireden oluşan pasaj, bugünkü İstiklal Caddesi ile Balıkpazarı’nı birbirine bağlayacak şekilde tasarlanmış.                 Adı “Cite de Pera” olmasına rağmen pasaj, sahibi Hristaki Efendi’nin adıyla anılmış. 
           1908 yılında, pasajı Sadrazam Küçük Said Paşa satın alınca bu kez Said Paşa Geçidi adını almış. Çiçek mezatlarının burada yapılıyor olması ve pasajda bulunan birkaç çiçekçi dükkanından dolayı pasaj, Çiçek Pasajı adını alarak günümüze kadar bu isimle gelmiş.
           İlk yıllarında pasajda Levy’nin gözlükçüsü, Aramyan’ın tütüncüsü, Temapulos’un  saatçisi, Köleyan’ın kuaförü, Yorgo’nun meyhanesi, Hacı Hristo’nun kuyumcusu, Olga’nın güzellik enstitüsü gibi birbirinden farklı dükkanlar bulunurmuş.
          1930’lu yıllarda cadde üzerindeki Degüstasyon Lokantası’nın pasajın içine bakan kapılarını yaz aylarında açıp masalarını dışarıya çıkarmasıyla, çehresi değişmeye başlamış.  Sonrasında dükkanlar nitelik değiştirerek meyhane, birahane gibi mekanlara dönüşmüş ve pasajın bugünkü kimliği ortaya çıkmış.
          Pek çok sanatçının uğrak yeri haline gelen pasajla ilgili Orhan Veli şu dizeyi yazmış.
          Canan ki Degüstasyon’a gelmez
          Balıkpazarı’na hiç gelmez.


6)      ST. ANTOİNE KİLİSESİ
             İstiklal Caddesi üzerinde ortaçağ yapılarını hatırlatan ön cephesiyle dikkat çeken St. Antoine Katolik Kilisesi, bölgenin en bilinen kilisesi. İnşasına 1906 yılında başlanan kilise, maddi sıkıntılar nedeniyle 1912 yılında tamamlanabilmiş. Kilisenin bulunduğu yerde daha önce Beyoğlu’nun ünlü mekanı Concordia  Tiyatrosu ve bahçesi varmış.
            Kilisenin mimarı, o dönemlerdeki adıyla Sanayi-i Nefise Mektebi’nde, yani güzel sanatlar okulunda dersler veren İtalyan Mimar Giulio Mongeri. Burası aslında kilise ve apartmanlardan oluşan bir kompleks. Apartmanların cepheleri İstiklal Caddesi’ne bakıyor. Apartmanların altındaki devasa kapı ve geçitten geçerek kilisenin bulunduğu bahçeye ulaşılıyor.
            Gotik mimarinin en güzel örneklerinden olan yapıların kilisesi Latin Haçı planına göre tasarlanmış. Kilise’den bağımsız olarak kurgulanan ve cepheleri ana caddeye bakan altı katlı ve iki blok halinde inşa edilen apartmanlar kiliseye gelir sağlamak için yapılmışlar. Burada daireler ve İstiklal Caddesi’ne bakan dükkanlar kiraya verilerek kilisenin bakım, onarım gibi giderleri için gelir elde edilirmiş.
             Bölgenin en çok ilgi gören kilisesi burası. Günün her saati ziyaretçisi eksik olmuyor. En kalabalık günlerini ise Noel ayinleri sırasında yaşıyor.

7)      PERA MÜZESİ
         Beyoğlu’nun kültür ve sanat yaşamına önemli katkılar sağlayan Pera Müzesi kalıcı sergilerinin yanında, değişen sergileriyle de dikkat çeken bir mekan. İçinde bulunduğu yapı bile başlı başına bir sanat eseri.
         1896 yılında Bristol Otel olarak inşa edilen ve neoklasizmin Beyoğlu’ndaki en güzel uygulamalarından olan bina, 2005 yılından beri Pera Müzesi olarak hizmet veriyor. Antik dünyanın mimari formlarını yapının cephesinde en güzel halleriyle görmek mümkün. Üçgen alınlıklar, korint başlıklı sütunlar ve karyatit olarak bilinen heykel biçimli taşıyıcı unsurlar cephe de son derece dengeli kullanılmış.
         Suna-İnan Kıraç Vakfı’nın restore ederek müze haline getirdikleri mekan, bölgenin sanat ve kültür konusunda en önemli kalelerinden biri haline gelmiş durumda. Bu muhteşem binayı modern bir müze binasına dönüştüren ve bu zor işi son derece başarıyla tamamlayan Mimar Sinan Genim’i de unutmamak gerekir.
          Müze de süreli sergiler dışında, sabit olan “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri” ile “Kütahya Çini ve Seramikleri” sergilerini görmek mümkün. Müze Pazartesi hariç her gün ziyarete açık. Sergiler ve müze hakkında daha detaylı bilgi için www.peramuzesi.org.tr adresi ziyaret edilebilir.



8)      PERA PALAS OTELİ
                Sadece Beyoğlu’nun değil İstanbul’un simge mekanlarından olan Pera Palas Oteli, etklileyici mimarisinin yanında hikayeleriyle de ününe ün katmış. İstanbul’un pek çok yapısında imzası bulunan ünlü Mimar Alexander Vallaury tarafından tasarlanan otel 1895 yılında hizmete açılmış. Yapılış nedeni ise Orient Express’le lüks yolculuk yapanlara yine aynı lüksü sunabilmek. Otel açılışından, I. Dünya Savaşı’na kadar geçen süre de en parlak yıllarını yaşamış.
            “Uluslar arası Yataklı Vagonlar Şirketi” otelin ilk sahibi. Sonraki yıllarda pek çok kez el değiştiren otel en son 1994 yılında devletin mülkiyetine geçmiş. Gerek siyaset gerekse sanat dünyasından pek çok konuk ağırlayan Pera Palas’ın en değerli konuğu Mustafa Kemal Atatürk olmuş. Otelde defalarca kalan Atatürk’ün anısına 101 numaralı oda Atatürk Müze Odası olarak düzenlenmiş.
             İstanbul’un işgal günlerinde İngiliz General Hamilton’un tarafından karargah olarak kullanılan otel asıl ününe cinayet romanlarının usta ismi Agatha Christie’nin burada kalmasıyla kavuşmuş. Yazarın, “Doğu Ekspresi’nde Cinayet” adlı ünlü romanı sayesinde Pera Palas dünyaca tanınır hale gelmiş. Ernest Hemingway, Greta Garbo, Sarah Bernardt, Alfred Hitchcock otel de kalmış olan diğer ünlülerden bazıları.



9)      FRANSIZ ve VENEDİK SARAYLARI
        İstiklal Caddesi üzerindeki Hollanda Konsolosluğu’nun arka tarafında kalan küçük meydan görenleri şaşırtacak sürprizlerle dolu.  Fransız Sarayı olarak bilinen ve ilk olarak 16. Yüzyılda inşa edilen eski Fransız Elçiliği bu meydan da bulunuyor. Tabii yapı bugünkü şeklini 19. Yüzyıl sonlarında almış. Bu nedenle yapının cephesinde neoklasik tarzın etkileri öne çıkıyor. Binanın yapımında Malta’dan getirilen sarı kireçtaşı kullanılmış.
          Binanın küçük meydana bakan tarafı bir dönem kapitülasyon mahkemesi olarak kullanılmış. Restore edilen bu cephede bulunan ve adaletle ilgili olan süslemeler ilgi çekici. Ama asıl ilgi çekici olan ve üzerinde düşünülmesi gereken, bir başka ülkenin, ülkemiz sınırları içinde mahkeme kurabilmiş olması. 
         Meydanın bir yanında ise 1695 yılında Pallazo di Venezia adıyla inşa edilen Venedik Sarayı bulunuyor. Dönemin etkin gücü Venedik Cumhuriyeti’nin elçilik binası olarak yapılan bina bugün İtalya Başkonsolosluğu olarak kullanılıyor.
         Venedik Sarayı’nın karşısında ise bir zamanlar İtalya Oteli olarak kullanılan yapı bulunuyor. İtalya Oteli, Fransız ve Venedik Sarayları’nın üç tarafını kapattığı bu küçük meydan özellikle mimari fotoğraf çekmeyi sevenlere istediklerini fazlasıyla verecek nitelikte.

10)   TÜNEL MEYDANI
         Taksim Meydanı’ndan başlayan İstiklal Caddesi, Tünel Meydanı’nda son buluyor. Dünyanın üçüncü en eski metrosu olarak bilinen Tünel, meydanın adı haline gelmiş. Yaklaşık 135 yıldır İstanbul’un hizmetinde olan Tünel, Pera ile Karaköy’ü birbirine bağlıyor. Tünel aradan bunca zaman geçmesine rağmen hala bu hattaki en hızlı ulaşım aracı. Fransız Mühendis Eugene Henry Gavand tarafından tasarlanan Tünel’in inşasına 1871 yılında başlanmış, 1876 yılında tamamlanarak hizmete açılmış. Yap, işlet, devret anlaşmasının belki de ülkemizdeki ilk örneği burası.
         Meydandan Karaköy’e inen yokuşun hemen başında bulunan Galata Mevlevihanesi, buralara kadar gelince mutlaka ziyaret edilmeli. Yapıldığı yıllarda insanlardan uzak, doğanın içinde ve muhteşem İstanbul manzaralı bir dergah iken şimdilerde binaların ortasında kalmış durumda.
          II.Bayezid Dönemi vezirlerinden İskender Paşa’nın av köşkünün bahçesine 1491 yılında inşa edilen dergah, İstanbul’un ilk büyük Mevlevihanesi olarak biliniyor. Hüsn-ü Aşk adlı muhteşem eserin yazarı Şeyh Galip, 18. Yüzyılda Mevlevihane’nin postnişinliğini yapmış. Bugün türbesi Mevlevihane’nin bahçesinde bulunuyor.
            1975 yılından beri müze olan Mevlevihane’de haftanın belli gün ve saatlerinde Mevlevi Semah gösterileri düzenleniyor.




YEME İÇME ALIŞVERİŞ

Hacı Abdullah Lokantası. Beyoğlu’nun simge lokantası olan mekan, geleneksel Türk yemeklerini gerçek lezzetleriyle neredeyse yüzyıldır sunmaya devam ediyor. Ağa Camii Yanı, Atıf Yılmaz Cad. No:9/A  Tel: 0212 293 85 61  www.haciabdullah.com.tr

Umut Ocakbaşı. 1976 yılından beri hizmet veren restoran, et, kebap türü yemekleri sevenler için son derece uygun. Etleri iyi, fiyatları makul.  Hasnun Galip Sok. No:8  Tel: 0212 245 50 05

Leb-i Derya Restoran Bar. Adına yakışırı manzarasının yanında, kahvaltıyla başlayan gecenin geç saatlerine kadar süren bar hizmetiyle de fark yaratan bir mekan. Kumbaracı Yokuşu No:115/7. Tel: 0212 293 49 89  www.lebiderya.com

İnci Pastanesi. Beyoğlu denince ilk akla gelen yerlerin başında olan İnci Pastanesi sadece gelenekselleşmiş profiterolü ile değil hiç bozmadığı mimari karakteriyle de övgüyü hak ediyor. İstiklal Cad. No: 54  Tel: 0212 293 92 24

Ali Muhiddin Hacı Bekir. Beyoğlu’nun klasikleri arasında en önlerde gelen Hacı Bekir Şekercisi’nin lokum ve şekerleri çok biliniyor. Yolunuz düşerse demirhindi şerbetini mutlaka denemelisiniz. İstiklal Cad. No: 83  Tel: 0212 245 13 75   www.hacibekir.com.tr

Petek Turşuları. Yaklaşık 40 çeşit turşusuyla damak zevkinin yanında, kaliteli yiyecek konusunda hassas olanların Beyoğlu’ndaki değişmez adreslerinden biri. Dudu Odaları Sok. No: 8 Balıkpazarı Tel: 0212 249 13 24

ÖMER KOKAL




1 Şubat 2012 Çarşamba

YÜRÜYEREK İSTANBUL ROTALARI -1








         EDİRNEKAPI’DAN, AYVANSARAY'A
         Binlerce yıldır İstanbul’un kara surlarıyla omuz omuza yaşayan Edirnekapı ve Ayvansaray sokakları, Bizans ve Osmanlı’nın sıra dışı eserlerine ev sahipliği yapıyor. Bu sokaklarda yürürken, dönüşen İstanbul’un, dönüşmeye direnen gerçek kimliğini görüyor, son demlerini yaşayan mahalle kültürüne dokunuyorsunuz.
       İki imparatorluktan geriye kalan anıtsal ve mütevazi yapılar, bölgenin her köşesine yayılmış durumda. Her sokak bir sürprize açılıyor buralarda. Sürprizler sadece tarihi yapılarla sınırlı değil bu sokaklarda. Hiç ummadığınız anda önünüze seriliveren Haliç manzarası, rengarenk evlerin sıralandığı mahalleleri, sakinliğini koruyan sokakları ise bölgenin diğer artıları.
           Hani o anlatıla anlatıla bitirilemeyen, ama günlük koşuşturma içinde bir türlü göremediğimiz İstanbul’u yaşamaksa niyetiniz, Edirnekapı, Aynansaray arasında yapılacak yürüyüş tam size göre.
1)      MİHRİMAH SULTAN KÜLLİYESİ
         Mimar Sinan’ın en özgün eserlerinden biri olan Mihrimah Sultan Külliyesi, İstanbul’un en yüksek tepesine kurulmuş. Yapım yılı tam olarak bilinmese de 16. Yüzyılın ortalarında yapıldığı tahmin edilebiliyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan olan kızı Mihrimah Sultan tarafından yaptırılan külliyede Mimar Sinan’ın dehasını görmek mümkün.
           Daha önce Mihrimah Sultan için Üsküdar’da yaptığı caminin karanlık ortamı Mihrimah’ın hoşuna gitmemiş olmalı ki, Sinan bu kez aydınlık bir mekan yaratmış. Camiden içeri girer girmez ilk dikkatinizi çeken ışık oluyor. Dört cepheye açılan pencereler sayesinde ışık huzmeleri tüm mekanı sarıyor ve caminin ruhani etkisini arttırıyor.
            Söylence odur ki Sinan, Mihrimah’a karşı duyduğu gizli aşkı bu aydınlık camiyi ortaya çıkararak ifade etmiş. Bir başka söylence ise “Ay ile Güneş” anlamına gelen Mihrimah adına uygun olsun diye, önce Üsküdar’a, ardından Edirnekapı’ya Mihrimah Sultan adına iki cami inşa etmiş Sinan. Yılın belli bir günü güneş Edirnekapı’daki caminin ardından batarken, ay Üsküdar’daki caminin minareleri arasından görünürmüş.
          Her ne kadar kulağa hoş gelse de tüm bu söylenceler günümüz insanının hayal gücünden kaynaklanıyor. Tabii ki Sinan bu külliyeyi “Aşk” için yapmış, ama söylendiği gibi Mihrimah’a olan aşkı için değil. Zaten “Işık” ile “Aşk” aynı kelime değil mi?

2)      EDİRNE KAPISI
         İstanbul’un en ünlü kapılardan biri olan Edirne Kapısı, Mihrimah Sultan Külliyesi’nin hemen karşısında bulunuyor. Bizans Dönemi’nde Ayasofya’nın önünden başlayıp Beyazıt Meydanı, Vezneciler hattını takip eden Mese yani kentin ana bulvarı bu kapıda son buluyordu. İmparatorların sefere gidiş gelişlerinde bu kapıyı kullandıkları biliniyor.
        Osmanlı Sultanları ise Eyüp’teki kılıç kuşanma merasimlerine gidip gelirken bu kapıyı kullanmışlar. Ama kapıya asıl ün kazandıran İstanbul’un fethinde Fatih Sultan Mehmet’in kente bu kapıdan girmiş olması.
           Kapı adını Edirne’ye giden yola açılıyor olmasından almış. Osmanlı’nın bir önceki başkenti Edirne ve Rumeli’yle yapılan ticaret ve ulaşım bu kapıdan sağlanırmış. Bugünkü Edirnekapı, o dönemlerde konut yerleşiminden çok, küçük ticari işletmelerin olduğu bir semt imiş. Daha çok yolculara ve tüccarlara hizmet veren kahvehaneler, aşevleri, saraçlar, silahçılar, nalbantlar gibi dükkanlar yol boyunca sıralanırmış.
          Fetihten sonra yorgun İstanbul’u canlandırmak için Anadolu ve Trakya’nın pek çok yerinden kente getirilenler çeşitli bölgelere yerleştirilmişler. O dönemde Edirnekapı’ya Çingeneler iskan edilmiş. İşte bugün Edirne Kapısı’nın yanı başında bulunan ve var olmaya çalışan Sulukule diye bildiğimiz mahallenin sakinleri, yaklaşık 550 yıldır bu kentte yaşıyorlar. 

3)      KARİYE MÜZESİ
             Kariye Müzesi, Mihrimah Sultan Külliyesi’nin tam karşısındaki ara sokakta bulunuyor. Zaten bölge de Kariye’yi işaret eden pek çok kahverengi tabela var. Özellikle yabancı turistlerin en çok rağbet ettiği yer burası.
          İlk yapıldığında sur dışında olması nedeniyle kır, taşra anlamına gelen “Khora” adıyla anılan kilisenin bugün görülen yapısı 11. Yüzyıldan kalma. İmparator II.Theodosius döneminde yani 5. Yüzyılda kentin surları genişletilince kilise sur içinde kalmış. Adıyla ilgili bir başka teori de “Khora” kelimesinin, Hz. İsa’ya verilen, “manevi alemi kapsayan en geniş küre” sıfatını anlattığıdır.
            Kariye’yi ünlü yapan, duvar ve kubbelerini süsleyen fresk ve mozaikler 14. Yüzyılda yapılmış. Kilise, 16. Yüzyılda Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrilerek yapıya bir minare eklenmiş.
           Bugün Kariye denince ilk akla gelen muhteşem mozaiklerin başına gelmeyen kalmamış. 1765 yılında üzerleri sıvanan mozaikler, 1874 yılında açılmış. Ancak namaz kılınan bölümdekiler 1876 yılında tekrar kapatılmış. 1940’lı yıllarda iki Amerikalı uzmanın titiz çalışmaları sayesinde en az zararla mozaikler yeniden ortaya çıkarılmış. 1947 yılından itibaren de yapı müze olarak hizmet vermeye başlamış.
           Fresk ve mozaiklerde Hz.İsa’nın yaşamından ve kutsal metinlerden sahneler resmedilmiş. Söz konusu fresk ve mozaikler çoğunluğun okuma yazma bilmediği dönemlerde, kutsal metinleri insanlara anlatmanın bir yolu olarak kullanılmışlar. Hem bu resimleri hem de Kariye’yi daha iyi anlamak için müzede satılan bir Kariye kitabı almakta fayda var.
        

4)      TEKFUR SARAYI
      Surlara paralel yürürken tüm ihtişamıyla çıkıveriyor karşınıza. Ayakta kalabilmiş tek Bizans Sarayı olması nedeniyle son derece önemli bir yapı. Ancak gerektiği gibi korunamamış.
        Yapım tarihi tam olarak bilinmese de bu konuda yapılan tahminler 12 ile 13. Yüzyıllarda yoğunlaşıyor. Aslında yapı büyük bir saray kompleksinin ayakta kalabilen bölümü. Sarayın bulunduğu noktadan görünen Haliç manzarası bugün değilse bile muhtemelen geçmişte büyüleyici idi.
         Tepe sayılabilecek yüksekçe bir noktaya kurulmuş olan saray “Yüksek Saray” olarak ta adlandırılmış. Saray her ne kadar imparatorlara ait olsa da, Bizans valilerine verilen tekfur ünvanıyla anılıyor. Bir zamanların şatafatlı sarayının başına terk edildikten sonra gelmeyen kalmamış.
         Saray, Osmanlı Dönemi’nde fil ahırı olarak kullanılmış. İznik’te ölmeye yüz tutan çini sanatını canlandırmak amacıyla 18. Yüzyılda İznik’teki çini atölyeleri buraya taşınmış ve üretimlerine burada devam etmişler. Tekfur Sarayı çinileri olarak bilinen ve burada imal edilen çiniler, Türk Çini Sanatı’nda özel bir ekol olarak yerini almış.
         Ünlü Kaşıkçı Elması’nın bu sarayın kalıntıları arasında bulunduğu ve bulan kişinin iki tahta kaşık karşılığında elması bir kaşıkçıya verdiğiyle ilgili olan söylence ise Tekfur Sarayı’nın ününe ün katmış.
5)      SURLAR VE EĞRİ KAPI
          Marmara Denizi kıyıları ile Haliç kıyıları arasında uzanan İstanbul’un kara surları önemli ölçü de ayakta kalabilmiş. Söz konusu surların Edirnekapı, Ayvansaray arasındaki bölümü yaşamla iç içe geçmiş durumda. Zaten bölge de yapılan gezi boyunca surlar sizi bir an olsun yalnız bırakmıyorlar. Bölge de öne çıkan pek çok tarihi yapı bir şekilde surlarla ilişkili.
         İstanbul Surları tarih boyunca değişime uğramış. Yıkılan bölümlerin yerine yenileri yapılırken, kentin savunma ihtiyacına göre ek surlar inşa edilmiş. Tabii bu surlar, yaptıran imparatorların adlarıyla anılmışlar.
        11. Yüzyılda Ayvansaray’da yeni bir saray inşa ettiren İmparator Manuel Komnenos, sarayını korumak için yeni bir sur inşa ettirmiş. Bugün Tekfur Sarayı olarak bilinen yapı ile İvaz Efendi Camisi arasında uzanan bu surlar onun adıyla anılıyor. İvaz Efendi Camisi’nden, Haliç kıyısına kadar olan surları ise İmparator Heraklios ve İmparator Leon yaptırmış. Nedeni ise 7. Yüzyılda sur dışında kalan Ayvansaray’ın kıyıdaki yerleşimlerini güvence altına almak.
         Surlardan kente giriş çıkışı sağlayan onlarca kapı arasında en ilginçlerinden olan Eğri Kapı’ya, Tekfur Sarayı’ndan sonra surları takip ederek ulaşılıyor. Eski adı Kaligaria olan kapı, son Bizans İmparatoru XI. Konstantinos’un en son görüldüğü yer olarak biliniyor. Türklerin kenti fethettikleri haberini alan imparatorun bizzat savaşmak için Eğri Kapı’ya geldiği ve bir daha da kendisinden haber alınamadığı rivayet edilir. Adını önündeki yolun dirsek yapmasından alan Eğri Kapı, kısa bir an dahi olsa Ortaçağ’a yolculuk yapmanızı sağlıyor.
6)      İVAZ EFENDİ CAMİİ
        Ayvansaray’ın en anıtsal ve özellikli Osmanlı yapısı olan İvaz Efendi Camii 16. Yüzyılda inşa edilmiş. Bugün var olmayan Blacherna Sarayı’ndan geriye kalan Isaakos Angelos Kulesi kalıntıları üzerinde yükselen cami, adeta surlarla bütünleşmiş durumda.
        Mimar Sinan tarafından yapıldığı söylense de, Sinan’ın yaptığı eserleri gösteren listelerde yer almıyor. Muhtemelen Sinan’ın Baş Mimar olduğu yıllarda kalfaları tarafından inşa edilmiş olmalı. Aslında burası bir külliye olarak yapılmış. Ancak bugün sadece geriye cami ve ondan ayrı düşmüş çeşmesi kalmış. Şadırvan özellikleri taşıyan altıgen çeşme caminin bahçe kapısının dışında bir meydan çeşmesine dönüşmüş.
         Caminin sıra dışı bir özelliği var. Tüm camilerde cephenin ortasında bulunan ve cümle kapısı olarak bilinen büyük ana kapı bu cami de yok. Cephenin iki ucuna yerleştirilmiş ikişer küçük kapıdan camiye giriliyor. Bu kapılardan dışta kalan iki kapıdan kadınlar mahfiline girilirken, içte kalan kapılar caminin ana bölümüne girişe olanak veriyor.
          Türk Çini sanatının en güzel ürünlerini verdiği 16. Yüzyılın ikinci yarısında üretilen çinilerle bezeli mihrabı, caminin en özel yeri. İznikli ustalar beyaz zemin üzerine mercan kırmızısı, yeşil, mavi, lacivert gibi renklerle yaptıkları narçiçeği yaprakları, ince dallar, küçük yapraklar aracılığıyla doğanın tüm güzelliğini caminin içine taşımışlar.
            Bu güzelim çinileri görmek içinse camiye bir namaz vakti gitmekte fayda var. Onun dışında cami kapalı tutuluyor.
7)      AYAZMA KİLİSESİ
        Ayvansaray, inançların harmanlandığı bir semt. Burada adım başı karşınıza dini bir yapı çıkıyor. Osmanlı Dönemi’nden kalan bir caminin hemen yanı başında bir Ortodoks Kilisesi, 16. Yüzyıla tarihlenen Emir Buhari Tekkesi’nin yakınında sahabe türbeleri bulunuyor.
         Ayazma Kilisesi, bölgenin en eski dini yapılarından biri. 451 yılında Bizans İmparatoru Marcian’ın eşi Pulcheria tarafından yaptırılmış. Tabii o günden bugüne kilise mimari olarak fazlasıyla değişime uğramış. Ancak değişmeyen şey kiliseye adını veren ve kutsal olduğuna inanılan suyun varlığı.
         Ayazma adını duyduğunuzda bilin ki orada bir su kaynağı var ve o suya kutsallık atfedilmiştir.  Kilisenin kutsallığı ve önemi sadece sudan kaynaklanmıyor. Meryem’in Kudüs’ten getirilen giysi ve pelerinin bir zamanlar burada olması kilisenin ününü arttırmış.
       Rivayete göre 627 yılında kente saldıran Avarlar tam kente girmek üzereyken surlar üzerinde görülen Meryem sayesinde kent Avar istilasından kurtulmuş. Bugün hala İstanbul Rumları, Avarların püskürtülmesinin yıldönümünde bu kilisede toplanıp dualar ediyorlar.  
         Kilise 1434 yılında büyük bir yangın geçirmiş ve tamamen kül olmuş. Ardından pek çok kez yenilenen kilise bugün ki halini 1960 yılında almış.
8)      ATİK MUSTAFA PAŞA CAMİİ
        Ayvansaray’ın merkez camisi konumundaki Atik Mustafa Paşa Camii, aslında bir kilise. Bizans Dönemi’nde Aya Tekla Kilisesi olması muhtemel yapı 15. Yüzyılda camiye çevrilmiş. Camiye çeviren ise II. Beyazıd’ın Sadrazamı ve daha sonra Yavuz Sultan Selim tarafından idam ettirilen Koca Mustafa Paşa.
      9. Yüzyıla tarihlenen kilise yapısı tipik haç planlı kiliselere iyi bir örnek. Camiye çevrilirken eklenen minarenin yanında caminin içine bir de kabir yapılmış. Sahabelerden Hz. Cabir bin Abdullah el-Ensari’ye ait olan kabrin caminin içinde olması pek görünen bir uygulama değil aslında. Söz konusu kabirden dolayı cami, Cabir Camii olarak ta anılıyor.
         Kiliseden geriye kalan ve bahçede duran tek parça mermerden oyulmuş olan vaftiz teknesi 1922 yılında İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne taşınmış. Vaftiz teknesinden başka 1957 yılında binanın güney cephesinde ortaya çıkarılan aziz freskolarının ise bugün yerinde yeller esiyor.
         Kilise camiye çevrildikten sonra, binaya külliye özellikleri katmak için yakınına bir hamam ve çeşme inşa edilmiş. Ancak hamam yıkılmış, çeşme ise sokağın karşısında kalmış durumda.
9)      PTERİON HİSARI VE TOKLU DEDE
       İstanbul kara surlarının Haliç surları ile buluştuğu köşede yer alan Pterion Hisarı, geçmişte bölgenin savunmasını daha güvenli hale getirmek için inşa edilmiş. Surlara eklenme tarihinin 5. Yüzyıl olduğu tahmin ediliyor. Yıllar boyu İstanbul savunmasının en zayıf halkası olarak bilinen bölge, bu hisarın yapılmasından sonra savunma gücünü arttırmayı başarmış.
         Hisarın iç tarafında kalan bölüm sahabeler haziresi. Yani Hz. Muhammed’in yakınında bulunmuş kişilerin mezarları burada. Aslında Eyüp semti ile birlikte düşünüldüğünde tüm bu bölgenin böyle bir özelliği var. Eyüp semtine adını veren Eyüp el-Ensari’nin de sahabelerden olduğu biliniyor.
         Özellikle 7. Yüzyılda İstanbul’u kuşatan Araplar’dan şehit düşenlerin mezarları, genellikle bu bölge de bulunuyor. Ayrıca İstanbul’un fethinde savaşan bir derviş olan Toklu Dede’nin türbesi de burada bulunuyorken, şimdi sadece yıkık duvarları kalmış.
        Surlara eklemlenmiş ahşap evlerin yıkıntılarının bulunduğu Pterion Hisarı’nın iç tarafı eski İstanbul kartpostallarındaki görüntüleri çağrıştırıyor. Aslında Pterion Hisarı ve hazirenin olduğu o küçücük alan zamanın burada durmuş olduğunu düşündürüyor.
       
10)  ANEMAS ZİNDANI        
             Aslında İstanbul surlarının bir kulesi olan yapı zaman içine hapishaneye dönüşmüş. 10. Yüzyılda Bizanslılara esir düşen Abdülaziz el-Kuturbi adlı bir Arap komutan, din değiştirerek Hıristiyan olmuş. Böylece özgürlüğüne kavuşup Bizans ordusuna katılan ve Anemas adını alan bu kişi daha sonra dönemin imparatoru ile ters düşünce işte bu kuleye hapsedilmiş. O günden sonra zindan olarak kullanılan kule, Anemas’ın adıyla anılır olmuş.
           Osmanlı Dönemi’nde yapı tamamen terk edilmiş ve daha çok evsizlerin barınağı haline gelmiş.
           1960’lı yıllarda çekilen pek çok tarih konulu Türk filminde set olarak kullanılan yapı uzun yıllar metruk durumda kalarak gizemini korumuş. İçerisinde 60 metre uzunluğunda bir dehliz bulunduğu ve üç kata yayılan 42 hücresi olduğu biliniyor. Ancak yapının içine girilemiyor çünkü restorasyon çalışmaları sürüyor. Aslında bu sevindirici bir durum İstanbul’un geçmişinde önemli yeri olan böylesi bir yapının yıllardır kaderine terk edilmiş olması zaten yanlıştı.
         Şu anda yapı sadece dışarıdan görülebiliyor. Umarım restorasyon en kısa sürede bitirilir de yıllardır gözden uzak yaşayan Anemas Zindanı’nı görme şansına kavuşuruz.

YEME İÇME ALIŞVERİŞ

Asitane Osmanlı Saray Mutfağı. Kariye Müzesi’ne bitişik restoranın menüsü Türk ve Osmanlı yemeklerinden oluşuyor. Nezih bir ortam da keyifli yemek için ideal bir mekan. “Sultan Yahni” restoranın en özel yemeği olarak broşürlerindeki yerini almış. Kariye Camii Sok. No: 6 Edirnekapı  Tel: 0212 635 79 97 www.asitanerestaurant.com

Pembe Köşk Kafe. Kariye Müzesi’nin tam karşısın da, heybetli ağaçların altında. Kış için kapalı mekanı var. Kariye manzarası eşliğinde bir şeyler içmek için çok uygun. Derviş Ali Mah. Kariye Camii Sok. No:21 Edirnekapı  Tel: 0212 635 85 86

Molla Aşki Terası. Biraz rotanın dışında kalsa da görmeye değer Haliç manzarası nedeniyle vakit geçirilebilir. Semtteki tüm tabelalar burayı işaret ediyor. Apartmanların arasından Haliç karşınıza çıkıveriyor.     Paşa Hamamı Sok. No:70 Edirnekapı  Tel: 0212 534 86 44  www.mollaaski.com
Anemas Cafe Nargile. İvaz Efendi Camisinin yanı başında Anemas Zindanı’nın terasında. Yani tam tarihin ortasında. Kastamonu’lu bir teyze ve genç oğlunun işlettiği mekanda mevsimine göre ev yemeği yiyebilir, “soğuk sudan” yapılan Türk kahvesi içebilirsiniz.  Dervişzade Sok. Eğrikapı - Ayvansaray Tel: 0212 491 11 20      

Tamer Alakuş Minyatür Atölyesi. Çevre de satılan pek çok sıradan objenin yanında gerçekten özenli ve sıra dışı bir şeyler almak isterseniz burası doğru adres.Osmanlı minyatür geleneği burada hala devam ediyor. Kariye Türbe Sok. No:20 Edirnekapı Tel:02126354351